Alaçatı

Ben Alaçatı, bedeni kalabalık, ruhu ıssız...
Hakkımda kulaktan kulağa hikâyeler fısıldanır durur.
Bir bakmışsınız Alaca bir at, bir bakmışsınız Alaca bir kız olmuşum...
Yay gibi bacaklarım, rüzgârda dans eden uzun yelelerim ve bulut beyazı gövdemle... Rakibim bir tek rüzgârdır benim. Hep denize karşı şaha kalktığımı söylerler.

En büyük gelgitlerimi Ege’nin mavi kızı denizle yaşarım.
Kimine göre al yanaklı, kapkara gözlü, beline kadar uzun saçlı bir kızım ben; nam-ı diğer Alaca Kız. Sonsuzluğa uzanan bağlarda üzüm toplar; yüreğimdeki acıya yoldaşlık etsin diye rüzgara şarkılar söylerim. Bir gün, denizin köpük köpük dalgalarına açtım kollarımı ve beni alsın diye binlerce kez yalvardım. Daha fazla dayanamadı deniz yalvarışlarıma; tuttu aldı beni kollarımdan yüreğine. Ayın denize gölge ettiği gecelerde beni görüyorlarmış. Gümüşi yakamozda gün doğana kadar sevgilimle dans ediyormuşuz.

Oysa yakamoz denize her vurduğunda göremezsiniz bizi.
Biz sadece denize aşkla bakana, sebat edip aşkı bekleyene yüzümüzü döneriz...
Ben Alaçatı Antik Çağın ‘Agrilia’sı, Anadolu tarihinin ‘ıonia’sı...
Tarihin babası Heredot’un yere göğe sığdıramadığı ‘En güzel gökyüzünün altında ve en güzel iklimde’ kurulmuş olanım. Bir devre damgasını vuran Osmanlı’nın ‘Yaya-Müsellem’ köyüyüm...
Aynur TARTAN

İşte böyle; Aynur Tartan'ın yazısında ki gibi  bir yermiş gerçekten de Alaçatı...


Serdinç'in gelmesine 1 hafta kaldı, bende arkadaşlarımla "Görkem ve Bahar" karış karış, sokak sokak geziceğim bir Alaçatı programı yaptım onlar hem bana rehberlik yapıcak hem de zaman geçirmiş olucaktık.


Alaçatı'ya giderken ilk rotamız Eski Çeşme Yolunda ki, Zeytinler Köyün'de bulunan Çeşme Orman Restaurant'dı. Doğa'nın içinde tamamen doğal olan bu restoranda bizim amacımız kahvaltı etmekti, kahvaltısı da gayet güzeldi çocukların zaman geçireceği kocaman bir park alanı olan bu restorant hizmet ve fiyat olarakta gayet iyiydi. Kahvaltımız bittiğinde daha saat 10.00'du koca bir gün vardı daha önümüzde...


Alaçatıya vardığımızda ilk önce Görkem'lerin çiftliğine gittik orda Rüzgar hem tavukları görsün hemde Sakızla (Görkemin köpeği) zaman geçirsin istedik fakat bu pek parlak bir fikir değilmiş çünkü sakızla zaman geçirmek mümkün değil o kadar hareketliki Rüzgar resmen korkudan kucağımdan inmedi :))


  Başladık yürümeye yavaş yavaş sakız kokuludüzgün yüzlü, taş binaları, daracık dökme taş kaplı sokaklarda, sabah rüzgarı çarpıyor yüzümüze. Büyülüyor her yapı insanı hepsinin ayrı hikayesi var gibi. Elimden makine hiç düşmüyor köşe bucak fotograf çekiyorum.
                          

Antikacıların olduğu sokak Hacı Memiş sokağı benim gibi koleksiyon hastalığı olanlar için paha biçilemez bir yerdi.



Bir tam tur sonrasında Görkemle kahve molası verdik bu arada Rüzgar hakkında hala birşey yazmamamın sebebi pusetinde uslu uslu uyuyor olmasıdır:),


Mola yerimizin adı 15 Eylül kıraathanesi tam meydan da eski bir kıraathaneyi modern hale getirmişler köşe kahve ile karşılıklı oturup gelene gidene bakıyor kahveni içiyorsun gayet keyifli bir yer fakat bir sorun var ki insan kalabalığı gittikçe çoğalıyor, sıcak bastırıyor kahvemizi içip kalkalım diyoruz, tam da o sırada uyanıyor Rüzgar paşa onunlada bir tur atıp fotoğraf çekip dayanamayıp ayrılıyoruz meydandan.
Surf paradise'a doğru gidiyoruz orada da gayet güzel zaman geçiriyoruz tek sıkıntımız Rüzgar'ı zaptetmek çünkü sürekli denize girmek istiyor okulun içinde gezip tozup ordan da artık aç karnımızı doyurmak için çeşme'ye doğru gidiyoruz.
Karnımız doyup keyfimiz, enerjimiz yerine gelince sıra geliyor çeşme marina'ya orayıda talan edip gezdikten sonra canımız çıkmış şekilde eve dönüş yapıyoruz bir güne o kadar çok şey sıgdırmış o kadar yorulmuşuz ki  Rüzgarı eve uykuya zor yetiştirmiştim...